Via Tecta (Sacred Way)

Bedenim Kutsaldır: Bir Beyan. – Yazar: Sara Sophia Eisenman

| Misafir / Guest | Leave a Comment

Çizim: “Tree Woman (Ağaç Kadın)”, Lisete Alcade

*

Çeviri: Nalan Özkan Lecerf

Bu yazıyı 2015 yılında paylaşmıştık. Sara Sophia Eisenman’ın yazısını elephantjournal’de okuyup etkilenmiştik. Önemli bir konu olduğu için bu yazıyı tekrar paylaşmak istedik. Sevgiler, Nalan ve Nico.

*

Ruhsal bir arayış içinde olduğum uzun yolculuğumda farklı öğretmen ve sistemlerin bedenin bir nevi iğrenç bir şey olduğuna dair fikriyle birçok kez karşılaştım. “Gerçek” aydınlanma yolunda bir şekilde “üstesinden gelmemiz” gereken beden, bir yanılsama, baş belası, düşmanca bir canavardı.

Her gün kararlı bir şekilde, duyusal bir kutsallık haline varmak üzere dans eden bir kişi olarak bu fikir beni, nasıl diyelim, nahoş hissettiriyor. Kendi bedenlerimizden nefret etmek üzere eğitildiğimiz vakit kendimizi nasıl sevebiliriz? Enkarnasyonumuzun her bir yönüne sevmezsek nasıl var olabiliriz? “Tin” ve “beden” olarak sahte bir dualiteye bölündüğümüzde bütünlüğü nasıl kucaklayabiliriz?

Örneğin “A Course in Miracles” (ACIM) gibi moda olan ruhsal metinler aşağıdaki gibi savlarda bulunuyor:

“Egonun temel arzusu Tanrı’nın yerine geçmektir. Hatta ego bu arzunun fiziksel olarak şekillenmesidir. Bu yüzden söz konusu arzu zihni bir bedenle çevreliyor, onu bu şekilde ayrı tutup yalnızlaştırıyor ve başka zihinlere ulaşabilmesi için onu hapseden bedene mecbur kılıyor.” (ACIM, Ders 72)

Burada net bir şekilde yaygın olan bir fikri görüyoruz: saf, tertemiz zihin beden tarafından “hapsedilmiş” olup, “Tanrı’nın yerine geçmeyi” arzulayan egonun kötümser uşağıdır.

Hmm. Sizler de tehlike sinyallerini alıyor musunuz?

Moda olan “yeni” ruhsal felsefelerin kılıfında gizlice yer almasına rağmen, bedenin tinden daha değersiz veya daha az “gerçek” olması düşüncesi aslında hiçbir şekilde yeni bir fikir olmayıp, antik Yunanistan’daki ataerkil dinin oluşumuna, takriben Eflatun’un dönemine kader binlerce yıl geriye takip edilebilmektedir. (İlginçtir ki aynı dönemde anaerkil, Toprak Anaya bağlı olan dinlerin sistematik bir şekilde aynı güçler tarafından yok edilmiştir).

İnsanlık tarihinin bu özel dönüm noktasında (naçizane düşünceme göre) din yaratılışın gizemini kutlama ve ona tapma işlevini yitirdi, onun yerine halkın gücünü kontrol etme ve insanların kutsal olana doğrudan ulaşabilme yetilerinden uzaklaştırma görevini üstlendi, böylece hiyerarşik ve merkezi bir kaynak aracılığıyla güç kanalize edildi.

Yukarıda anılan ACIM alıntısından çok eski metinlerin tekrardan paketlenip, önümüze konulduğunu net bir şekilde görüyoruz. Örneğin Romalılardaki Pavlus’un ayeti gibi:

“İçimde, yani benliğimde iyi bir şey bulunmadığını biliyorum. İçimde iyiyi yapmaya istek var, ama güç yok.” (Romalılar 7:18)

Bedene karşı duyulan uzun süreli iğrenmenin ve onu inkâr etmenin özünde dişile karşı bir nefretin – hatta daha derine baktığımızda sefil bir korkunun – yattığının farkına varmamız elzemdir.

Bedenin ve bizzat Toprağın düzensizliğine ve öngörülemezliğine, rahmin gizemine ve onun barındırdığı yaratıcı güce, fakat her şeyden önce geçit törenlerin en gizemli olana karşı duyulan korku: ölüm. İnsanların tüm derin, karanlık, gölgemsi ve bilinmez olana karşı hissettikleri korkudur bu.

Yine de hepimiz (erkek ve kadınlar benzer şekilde) bu güçlü, karanlık dişil gücünün yönlerini içimizde barındırdığımızdan ve yaratılışın kendisi bu güce tabi olduğundan, biraz da olsa bedeni inkâr eden herhangi bir felsefe veya dini sistem, acımasızca özün sahte bölünmüşlüğüne, kendinden iğrenmeye ve kendi ışığının doluluğunu fark etme ve kutlama yeteneğinin bozulmasına sürükler.

Sonunda halkı kontrol ve güçlerini merkezi bir kurum aracılığıyla kanalize etmek üzere kendilerinden nefret etmeleri gerektiğini önermekten daha iyi bir yol olabilir mi? Çünkü sadece bedenleştikleri için doğuştan günahkâr, tutsak ve zayıftırlar.

Kendine uygun olan ruhani yolları arayan ve bulan birçok insanın bulunduğu çağdaş döneme doğru ilerlerken yine de bedenini sevmeyen ve/veya bedenle ilgili hususlarda tuzağa düşürülen birçok insan var. Çarpıtılmış bir beden algısına sahip olan ve öz-sevgi konusunda sorun yaşayan abartısız yüzlerce kadın ve erkekle şahsen tanışıyorum, onlarla yakın bir diyalog içerisindeyim. Ve tabii ki ben de aynı konuda karışık bir hikâyeye sahibim… Bu başka bir gün anlatabileceğim bir hikâye.

Az çok özgürlüğü ve arayışı içeren bu dönemde birazdan söyleyeceklerimin ifade edilmesinin hala tabu olması beni şaşırtıyor (bu yüzden de dile getiriyorum zaten). Daha fazla uzatmadan şunu beyan ediyorum:

Gerçekten, ama gerçekten bedenimi seviyorum.

Biyolojik bir mucize olmasını seviyorum; bir akort çatalı gibi uğuldamasını seviyorum; yeryüzünde yaşayan en tatlı insanların bazılarına hayat vermesini seviyorum; hastalandığında kendini mucizevi bir şekilde nasıl iyileştirmesi gerektiğini bilmesini seviyorum; Dünyanın mutlak, akışkan bir uzantısı olmasını seviyorum.

Beden ısımı ve onun Sevgiyi iletme gücüne sahip olmasını seviyorum. Dans edişimi seviyorum ve dans ettiğimde en egzotik ve gizemli biçimde enerjiyi hareket ettirmemi.

Üzüntülü olduğumda gözlerimden büyülü bir şekilde akan o suyu seviyorum.

Zorlayıcı egzersizimi yaparken bedenimin bana dur, dinlen demesini seviyorum.

Burun deliklerimi, kollarımı ve ayak nasırlarımı seviyorum.

Yaşlanma belirtilerimi seviyorum, çatlaklarımı, gri saçlarımı, gülerken oluşan kırışıklıklarımı, yuvarlak yerlerimi, soğuk havada görünen nefesimi.

Korkudan dolayı tasfiye edilebilmesine karşın – beceriksizce ve zaman zaman utanarak da olsa – bedenimin iyileşmeyi, tamamen Sevgiyi ifade etmek ve karşılamak üzere kendini yeniden açmayı seçmesini seviyorum.

Bedenim tamamen kutsaldır. Kutsala açılan gizli, ruhani bir kapıdır. Rahmimde yaratılışın gücünü barındırıyorum, hücrelerimde ise yıldızların ışığını. İçimde gözlerim ile parmak uçlarımdan ışıldayan Cennet var.

Zarif şeklimde inkâr edilecek, kaçılacak, değiştirilecek veya yargılanacak bir şey yok. Kirli olan bir şey yok; güzellikten daha az bir şey.

Bedenim “mükemmel” olma konusundan yoksundur, onun yerine sadece kendisi. Bu bir kutlama nedenidir.

Ve ne biliyor musun? Senin ve bedenin hakkında aynı şeyleri hissediyorum! Bedenini seviyorum.

[…]

Her şey kutsal; her şey Birdir.

Yazar Sara Sophia Eisenman, 02.02.2015 tarihinde Elephant Journal’de yayınlandı. Daha fazlası için: elephantjournal.com ve: https://sarasophiaeisenman.com
Bu paylaşımın Türkçe çevirisi henüz mevcut değildir. Yazının tercümesi önceliklendirilsin isterseniz adresine e-posta göndermenizi rica ederiz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site is protected by reCAPTCHA and the Google Privacy Policy and Terms of Service apply.

all rights reserved Hygeia Turkey 2020